Cumhuriyetimizin kuruluşunun ardından ulusal egemenlik temelinde yaşanan büyük toplumsal dönüşümle eşitlik, kadın erkek eşitliği ve laik hukuk yolunda önemli kazanımlar sağlanmıştır. Eğitim başta olmak üzere, sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal yaşamla ilgili devrimlerle elde edilen kazanımlar, günümüz Türkiye’sinde çağdaş demokrasinin gelişmesinin temel taşlarını oluşturmuştur. Her devrim,  hukuk devrimini de içerir ve her devletin hukuk sistemi o devletin temeline uygun düzenlenir. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kurtuluş mücadelesinden itibaren “hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesi benimsenmiş” ve 29 Ekim 1923 tarihinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti de ulusal egemenlik temeline dayandırılmıştır.

Bilindiği gibi, 1924 tarihli Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nda  “Türkiye Devletinin dini, Dini İslâmdır” kuralı yer almasına rağmen, Hukuk Devrimi ile laik nitelikli devrim yasaları TBMM’de birbiri ardına kabul edilerek dine dayalı hukuk sisteminin terkedilmesi, yerine laik bir hukuk düzeni kurulması amaçlanmıştır. Örneğin Medeni Kanun için İsviçre, Ticaret Kanunu için Almanya, Ceza Kanunu için İtalya, Anayasa için Fransa olmak üzere Kara Avrupası hukuk sistemi benimsenmiştir. Anayasa’da değişiklik yapılarak laiklik yolunda ilk adım 1928 yılında atılmış ve “devletin dini İslamdır” ibaresi kaldırılmış, daha sonra 1934 yılında kadınlara milletvekili seçme seçilme konusunda eşit haklar tanınmasının ardından 5 Şubat 1937 tarihinde Anayasa’da laiklik ilkesine yer verilmiştir. Laiklik 1961 ve 1982 Anayasalarımızın da değiştirilmez, değiştirilmesi teklif edilemez temel ilkesidir.

Bu yazıda, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde yapılan Cumhuriyet dönemi hukuk devriminin ilk akla gelen yasası olan “Medeni Kanun”, kazanımlarımız ve günümüzde gelinen durumu ele alınacaktır.

  1. Devrim Yasamız Medeni Kanunun Getirdikleri

Hukuk devrimi denilince ilk akla gelen Medeni Kanun’un kabulüdür.

17 Şubat 1926 da kabul edilen ve 4 Ekim 1926’da yürürlüğe giren Medeni Kanun’un (Türk Kanunu Medenîsi’nin) özellikle Aile Hukuku bölümünde köklü bir hukuk devrimi yaşama geçirilmiştir.

Medeni Kanun ile erkeğin birden çok kadınla evlenebilmesi yerine tek eşlilik, erkeğin “boş ol” demesi ile sonuçlanan boşanma yerine, kadının veya erkeğin Kanunda belirtilen nedenlere dayanarak boşanma davası açabilmesi ve mahkeme kararı ile boşanma, erkek çocuğun tam pay, kız çocuğun yarı pay alması yerine kız ve erkek çocukların mirastan eşit pay almaları kabul edilmiştir. “Evlenme yaşı” ve halen Anayasamızda devrim yasaları arasında korunan “resmi nikah” kuralı da kadın haklarının güvencesi olmuştur.

Kadınlar, 1900’lu yıllar açısından evlenme, boşanma, mal varlığı, miras gibi özel yaşamlarına ilişkin haklar açısından erkeklerle eşit haklara sahip olmuşlardır. Medeni Kanun, bu bakımdan ülkede demokratikleşmenin ilk adımı olarak nitelendirilir.

1926’da bir devrim kanunu olarak çıkarılan ve laik hukukun simgesi olan Medeni Kanunun Genel Gerekçesinde bu devrimin anlamı ve değeri özetle şu cümlelerle vurgulanmıştır:

“… insanlık  yaşamı, her gün hatta her an esaslı değişikliklerle karşı karşıyadır. Bu değişiklikleri, yürüyüşü değişmez kurallar çevresinde saptamak ve dondurmak mümkün değildir. Kanunları dine dayalı olan devletler kısa bir zaman sonra ülkenin ve ulusun ihtiyaç ve isteklerini karşılayamazlar. Çünkü dinler değişmez hükümler belirtirler. Yaşam yürür; ihtiyaçlar hızla değişir … Değişmemek dinler için bir zorunluluktur. Bu bakımdan dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması günümüz uygarlığının esaslarından .. biridir. ….”

“…Yüzyılımız uygarlığına mensup devletlerin ilk ayırıcı nitelikleri din ile dünyayı ayrı görmektedir. Bunun tersi, devletin kabul ettiği din esaslarını kabul etmeyen kimselerin vicdanlarını baskı altına almak olur. Bunu yüzyılımızın devlet anlayışı kabul edemez. Din, devlet gözünde vicdanlarda kaldıkça saygındır. Dinin hüküm halinde kanunlara girmesi tarihin akışında çoğu kez hükümdarların, zorbaların, güçlülerin keyif ve isteklerini tatmine aracı olması sonucunu getirmiştir. Özellikle çeşitli dinlere mensup uyruklara sahip devletlerde tek bir kanunun bütün toplumda uygulanma yetkinliğini kazanabilmesi için bunun dinle ilişkisinin olmaması, ulus egemenliği için de bir zorunluluktur.”

Medeni Kanun, Türkiye’de hukuk birliğini gerçekleştiren bir kanundur.

“…Medeni Kanunun konusu olan yurttaşların özel yaşamlarını ilgilendiren olaylarda daha önce şeri hükümleri uygulanmakta idi. Ancak çeşitli konularda da farklı görüşler, farklı içtihatlar vardı. Bunlar arasında bir birlik yoktu. Ülkemizde farklı dinlere, hatta mezheplere mensup insanlar için başka kurallar uygulanıyordu. Yabancılar için “adli kapitülâsyonlar” denilen ayrıcalıklı kurallar geçerliydi.

Lozan Antlaşması’nda ülkemizdeki gayrımüslim azınlıkların özellikle kişiler hukuku ve aile hukukunda kendilerine özgü kuralları uygulayabilmeleri için özel hükümler vardı.

Türk Kanunu Medenîsi’nin İsviçre Medenî Kanunu’nun benimsenmesi yoluyla yapılması kararlaştırıldığında ülkemizdeki Musevî ve Hıristiyan azınlıklar Adalet Bakanlığı’na başvurarak Lozan Antlaşması’nın kendilerine tanıdığı haklardan feragat ettiklerini bildirmişlerdir.

Bu, Türkiye’de daha Cumhuriyetin başlangıcında oluşabilecek bir farklı hukuk uygulaması halini ortadan kaldırmıştır. Böylece Türk Kanunu Medenîsi, Türkiye’de hukuk birliğinin ve ulusal birliğin gerçekleşmesi yolunda çok önemli bir hukuk devrimi olmuştur..”

  1. 1926 tarihli Medeni Kanun’dan 2002 tarihli Medeni Kanun’a

Bilindiği gibi Medeni Kanun yurttaşların günlük hayatını ilgilendiren, kişiler hukuku, aile hukuku, miras hukuku ve eşya hukuku bölümlerinde yer alan kurallarla herkesin doğumundan başlayarak ölümünden sonrasına kadar özel yaşam ilişkilerini düzenleyen temel bir kanundur. Bu nedenle yaşamın değişen koşullarına uygun olarak kuralların da değiştirilmesi gerekir.

Medeni Kanun’un kabulünden sonra özellikle 1985 yılında Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesini onaylamasından itibaren kadınlar, kazanılmış haklarını daha ileriye taşıma mücadelesini hep sürdürmüşlerdir. Kadın dayanışması ve gücü ile de kanunda günün koşullarına uygun ciddi kazanımlar elde edilmiştir.

Kadın hukukçular ve kadın kuruluşları, başta Medeni Kanunda günün koşullarına uygun “ailede eşler arası eşit haklar için” değişiklik taleplerini imza kampanyaları, yürüyüşler, bilimsel toplantılar ve yayınlanan raporlarla kamuoyuna ve meclise duyurmuşlardır. Bu süreçte ilk olarak 1992 yılında “evli kadının çalışabilmesini kocanın rızasına bağlayan madde” eşitliğe aykırılık nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.

1997 yılında da Kadının Soyadı maddesinde değişiklik yapılmış “Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır” hükmüne “ancak evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir” cümlesi eklenerek kadınlara kocanın soyadı önünde evlilik öncesi soyadını da birlikte taşıma hakkı tanınmıştır.

 

III.  4721 sayılı Türk Medeni Kanunu 

       Yürürlük Tarihi: 1 Ocak 2002

Devrim yasamız 1926 tarihli Medeni Kanunun günün gelişen koşullarını karşılayacak şekilde değiştirilmesi amacıyla “Medeni Kanunun Vazgeçilmez Özü, Eskiyen Sözü” başlığı altında yapılan yoğun çalışmalar sonucu 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu TBMM’de 22 Kasım 2001 günü  kabul edilerek zamanın ihtiyacına uygun hale getirilmiştir. Ekim 2001’de Anayasa’nın 41. maddesinde de ailede eşitlik ilkesi benimsenmiş ve bu yolda yapılan değişiklikle “Aile Türk toplumunun temelidir” kuralına ve eşler arasında eşitliği dayanır” cümlesi eklenmiştir.

4721 sayılı yeni Türk Medeni Kanunu ile yapılan temel değişiklikler:

 

* Kanunun dili sadeleştirildi. Günümüz Türkçesine uygun hale getirildi.

* En önemli değişiklikler Aile Hukukunda yapıldı.

 – Aile içinde eşlere eşit haklar tanındı. Eşit haklarla birlikte sorumluluklarda da eşitlik getirildi.

– Evlenme yaşı yükseltildi. Kadın ve erkek için eşit olarak 17 yaşın bitirilmesi koşuluna bağlandı. Olağanüstü durumlarda 16 yaşın bitirilmesiyle hakim kararıyla evlenmeye izin verilebilmesi kabul edildi.

* Eşler oturacakları konutu birlikte seçerler. Evlilik birliğini beraberce yönetirler. Evlilik birliğin giderlerine emek ve malvarlıklarıyla katılırlar, kurallarına yer verildi.

* Meslek ve iş seçiminde diğer eşin izni gerekli olmadığı kabul edildi.

* Velayette eşit haklar getirildi.

* Yoksulluk nafakasında eşit sorumluluk getirildi. Bilindiği gibi, 1926 tarihli Medeni Kanunda kadından nafaka istenebilmesi için “kadının hal-i refahta bulunması” yani ekonomik açıdan daha iyi durumda bulunması koşulu aranırdı. Yoksulluk nafakası talebi ve kaldırılması koşulları MK 175 ve 176. maddelerde düzenlendi.

* Kadının soyadı maddesi 1997 yılında değiştirilen şekliyle yeni kanuna aynen alındı. Buna göre kadına evlendiğinde kocasının soyadını almakla beraber evlenmeden önceki soyadını da birlikte kullanabilme hakkı verildi. Ancak uygulamada Anayasa 10. maddesine dayanarak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunan kadınların evlilikleri süresince sadece evlilik öncesi soyadını taşıma talepleri kabul edilmektedir. Bu kararlar sadece dava açan kadınlar hakkında uygulanmaktadır.

28 Nisan 2023 tarihinde ise Anayasa Mahkemesi Medeni KanununKadının Soyadı”  maddesini eşitliğe aykırılığı gerekçesiyle iptal etti. Anayasa  Mahkemesi iptal kararının 9 ay sonra 28 Ocak 2024 tarihinde yürürlüğe gireceğine hükmetti. Bu süre içinde evlilik birliğinde “soyadı” açısından da eşlere eşit hakların tanınacağı bir düzenleme yapılması gerekiyor.

* Evlat edinme  konusunda önemli değişiklikler yapıldı.

35 olan evlat edinme yaşı 30’a indirildi.

Küçüklerin evlat edinilmesi durumunda eşlerin çocuksuz olmaları koşulu kaldırıldı. 18 yaşından küçüklerin evlat edinilmesi için 1 yıl süreyle bakımı ve eğitiminin üstlenilmiş olması koşulu getirildi, evlat edineceklerin evlat edinme işlemi eğer çocuğun yararına ise hakim kararıyla gerçekleşecek. Evlat edinen ile evlatlık arasında 18 yaş fark aranacak.

 * Aile konutu hakkında yeni bir hüküm getirildi. Medeni Kanunun 194.  maddesine göre, malın sahibi olan eşin, aile konutu ile ilgili her hangi bir hukuki işlem yapılabilmesi için diğer eşin açık rızası aranacaktır. Evin maliki olmayan eş tapuya şerh koydurarak “aile konutu” olarak kullandıkları evin satılmasını veya ipotek verilmesini engelleyebilecektir.

* Eşler arası mal rejimleri konusunda önemli değişiklik yapıldı:

Eşlerin evlenmeden önce sahip oldukları ve evlilik süresince edindikleri malvarlıklarını yönetme, bunlardan yararlanma ve bunlar üzerinde her türlü işlem yapma usullerini belirleyen yasal veya seçimlik mal rejimi kuralları yeni Medeni Kanunun yürürlüğe girdiği 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren geçmişe etkili olmaksızın hem mevcut evliliklere hem de yeni evlenecek olanlara uygulanması kabul edildi.

Eşler kanunda yazılı seçimlik mal rejimlerinden birini seçmedikleri takdirde yasal mal rejimi olan “edinilmiş mallara katılma” kurallarına tabi olacaklardır. Noterde sözleşme yaparak seçebilecekleri  “seçimlik mal rejimleri : mal ayrılığı, paylaşmalı mal ayrılığı ve mal ortaklığıdır”.

Eşlerin tabi oldukları mal rejimi türü, özellikle miras paylaşımını önemli ölçüde etkileyecektir. Çünkü, yasal mal rejimine tabi olunması durumunda eşlerden birinin ölümü halinde öncelikle mal rejimi tasfiye edilecek, sağ kalan eşe bu tasfiye sonucunda edinilmiş malların yarısı verilecek, sonra belirlenecek tereke üzerinden mirasçılar, bu arada sağ kalan eş de miras paylarını alacaktır.

*Miras Hukukunda sağ kalan eş’e, miras hissesine mahsuben evlilikleri süresince oturmuş olduğu aile konutunun ve kullandıkları ev eşyalarının mülkiyetini isteme hakkının tanındı.

 

  1. Medeni Kanunun Göz ardı Edilmesine Yönelik Girişimler

2010 yılından sonra Medeni Kanundaki evlilik yaşı, resmi nikah, tek eşlilik gibi kadın haklarının güvencesi olan kuralların göz ardı edilmesi karşısında, 2 Aralık 2014 tarihinde İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği tarafından bir milyon imza hedefiyle Medeni Kanunuma Sahip Çıkıyorumimza kampanyası başlatıldı.

İmza kampanyasının amacı; kadını sadece anne rolü ile sınırlayan, kadını BİREY olarak görmeyen ve Medeni Kanunu yok sayan anlayışın devletin her kademesinde dile getirilmesi karşısında Medeni Kanunla güvence altına alınmış hakları topluma bir kez daha hatırlatmaktı.

1 milyondan fazla imza toplandı. Sonraki yıllarda iktidar tarafından atılan geri adımlar İKKB’nin “Medeni Kanunuma Sahip Çıkıyorum” diye haykırışının haklılığını her defa bir kez daha gösterdi.

Medeni Kanundan geri adımlar giderek yoğunlaştı…

2015 ve 2016 yıllarında ilki Anayasa Mahkemesinin bir kararı, diğeri de TBMM’de kurulan bir araştırma komisyonu raporu gündeme geldi. 2017 yılında ise bir kanun değişikliğiyle Medeni Kanunun hukuk birliğini sağlama kriterini yok sayan bir resmi nikah uygulaması başlatıldı.

-2015 yılında Anayasa Mahkemesi dini nikahın ancak resmi nikahtan sonra yapılabileceği, aksi durumun suç oluşturacağına ilişkin” Ceza Kanunu 230. maddesinin 5. ve 6. fıkralarını iptal etmişti. Oysa evlenme akdinin “evlendirme memuru” önünde resmi nikah ile yapılması kadın ve çocuk haklarının, kadın-erkek eşitliğinin temel dayanağıdır. Aslında iptal edilen TCK md. 230’daki kuralın amacı, dini inançların kullanılarak kadın ve çocukların istismarının önlenmesidir, dini merasim yapılmasını engellemek değildir!

-2016 yılında TBMM’de kurulanAile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar İle Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Araştırması Komisyonuraporu açıklanmıştı. Raporda, kadınların kazanılmış yasal hakları, adeta aile bütünlüğünü olumsuz etkileyen nedenler olarak kabul edilmiş ve bu hakların kaldırılmasına yönelik Medeni Kanun başta olmak üzere çeşitli  kanunlarda değişiklikler yapılması önerilmişti. Raporda yapılan önerilerden örnekler:

  • 6284 sayılı Kanunda değişiklik yapılması, şiddet mağduru hakkında Koruma Kararı verilmesi için “belge-delil” zorunlu olması ya da koruma süresi kısaltılması;
  • Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından verilen Rehberlik Hizmetlerine Yönelik Öneriler” bölümünde, dini kuralların ve geleneklerin öncelendiği bir aile destek hizmetinin verilmesi;
  • Aile Hukukuna ilişkin davalarda arabuluculuk getirilmesi;
  • Erkeğin hayatının ipotek altına alınmaktan kurtarılması” gerekçesiyle yoksulluk nafakasının süreli hale getirilmesi önerilmiştir.

Kadının insan haklarından geri gidişe neden olacak bu önerilerden bir kısmı, kanunlarda değişiklik yapılmamış olmasına rağmen fiilen uygulanmaktadır. Rapor sadece iktidar partisi milletvekillerinin oylarıyla kabul edilmişti.

 

  • 2017 yılında ise Medeni Kanunun laik niteliğini, hukuk birliğini sağlama işlevini ortadan kaldıran bir yasa değişikliği yapıldı.

 

Nüfus Hizmetleri Kanununda 19 Ekim 2017 tarihinde sözde “vatandaşların evlenme işlemlerini kolaylaştırmak, daha kolay ve seri bir şekilde hizmet almalarını sağlamak” gerekçesiyle değişiklik yapıldı ve il ve ilçe müftülerine de evlendirme memurluğu yetkisi verildi. Müftülükler din işleriyle görevli makamlardır. Evlendirme memuru sıfatıyla sadece müftülere resmi nikah yetkisi verilmesi ise, diğer din ve mezhep mensuplarının yok sayılması nedeniyle laiklik ilkesine aykırıdır ve hukuk birliği göz ardı edilerek son yıllarda her açıdan  ayrıştırılmakta olan toplumun “nikah” üzerinden de bölünmesine yol açacaktır.

Cumhuriyetimizin 100. Yılında, Medeni Kanun’un yok sayılmasına yol açan uygulamalara, “sil baştan yazılacak” gibi söylemlere ve bu yolda yasalarda yapılmak istenen değişikliklere ve uygulamalara tanık oluyoruz:

– Son yıllarda Medeni Kanunun 175 ve 176. maddelerinde yer alan yoksulluk nafakası hükmünün “erkeğin hayatının ipotek altına alınmaktan kurtarılması!!” gibi bir gerekçeyle kaldırılması yukarıda değinilen TBMM araştırma komisyonu raporuyla gündeme taşınmıştır. Oysa yasaya göre erkek tarafın nafaka alması önünde bir engel yoktur, boşanan her iki taraf da nafaka talep edebilir. Uygulamada genellikle boşanan kadının nafaka talep eden taraf olmasının nedenleri dikkate alınmamakta, kadınların eğitimde istihdamda ve karar verici konumlarda geri bırakıldıkları göz ardı edilmektedir.

–Arabuluculuk Kanununda İHTİYARİ olduğu belirtilmesine rağmen, Adalet Bakanlığınca, Aile Hukukunda Zorunlu Arabuluculuk” uygulamaya konulmak istenmektedir. Bunun ailede ve toplumda ve özellikle kadınlar açısından yol açacağı sakıncalar ve mağduriyet dikkate alınmalıdır.

-Türk vatandaşlığı alan bir Afgan kökenli kişinin kimliğinde iki eşli olarak kayda geçildiğine tanık olundu. Son yıllarda gerek ülkesindeki savaştan kaçan Suriyelilerden, gerek Taliban rejiminden kaçan Afganlardan birçoğunun Türk vatandaşlığına geçmiş olduğu haberleri basında yer almaktadır. Bilindiği gibi, Türk vatandaşlığı doğumla kazanıldığı gibi, sonradan Vatandaşlık Kanununda belirtilen koşulları yerine getiren bir yabancının başvurusu kabul edilirse, yetkili makamın kararıyla vatandaşlığa alınabilir. Türk vatandaşlığını kazanan kişi de her Türk vatandaşının tabi olduğu yasal hak ve yükümlülüklere ve Medeni Kanuna da tabi olur. Son günlerde basında yer alan bir haberden, Afganistan’dan gelip Türk vatandaşlığı alan bir şahsın medeni durumuna, Afganistan’dayken evli olduğu iki eşinin de adlarının Nüfus ve Vatandaşlık İşleri sistemine girildiğini öğreniyoruz. Oysa, ilgili Nüfus Müdürlüğü görevlisi tarafındanTürk vatandaşı olan bir kimsenin Türk yasalarına uymasının ve Medeni Kanun gereğince tek eşli olarak yazılmasının zorunlu olduğu” bilgisinin verilmesi gerekirdi. Yönetmelikte belirtildiği gibi, Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğü görevlileri hizmetlerin yasalara uygun olarak yürütülmesini ve nüfus kütüklerinin düzgün bir şekilde tutulmasını sağlamakla yükümlüdürler.

Kadının Kimlik Sorunu Kadının Soyadı

2002 yılında yürürlüğe giren 4721 sayılı Medeni Kanunda eşler arası eşitsizlik içeren tek madde “Kadının Soyadı” maddesidir.

Anayasa Mahkemesi, 22.02.2023 tarihinde 187. maddeyi iptal etti ve iptal kararı 28.04.2023 tarihli Resmi Gazetede yayınlandı.

Anayasa Mahkemesi, 187. maddede yeni bir düzenleme yapılması için iptal kararının 9 ay sonra yürürlüğe girmesine oybirliğiyle hükmetti. 28.4.2023 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan iptal kararı da dokuz ayın bitiminde 28 Ocak 2024 tarihinde yürürlüğe girdi.

AYM’nin verdiği 9 ay süre bitti, ancak TBMM’de “eşler arası eşitliğe uygun” yeni bir düzenleme yapılmadı. Eşitlik ilkesine aykırılık gerekçesiyle Anayasa Mahkemesince verilen Kadının Soyadı hükmünün iptal kararı adeta yok sayıldı.

Oysa, Anayasa’nın 153. maddesine göre;

  • Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir.
  • Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı günden başlar.
  • İptal kararının yürürlüğe girişinin ertelendiği durumlarda, Türkiye Büyük Millet Meclisi, iptal kararının ortaya çıkardığı hukuki boşluğu dolduracak kanun teklifini öncelikle görüşüp karara bağlar.
  • Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlar.

 

Anayasa Mahkemesince iptal edilen MK.187. maddeye ilişkin yeni yapılması gereken düzenlemeye ilişkin önerim:

TMK 187. md. için Genel Gerekçe

TMK “Kadının Soyadı” başlıklı 187.maddesinin eşitlik ilkesine aykırılığı ileri sürülerek İstanbul 8. Aile Mahkemesince itiraz yoluyla yapılan başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi, 187.maddenin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, 187. maddede yeni bir düzenleme yapılması için iptal kararın 9 ay sonra yürürlüğe girmesine oybirliğiyle hükmetmiştir. 28.4.2023 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan iptal kararı 28 Ocak 2024 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Soyadı bir kimsenin kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır ve mutlak kişilik hakkıdır, dolayısıyla kadının soyadı da kadının kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Evlenince ve boşanınca sadece kadının soyadını değiştirmek zorunda kalması, Anayasa’nın eşitlik ilkesine ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere aykırı düşmektedir.

Medeni Kanunda değişiklik yapılarak, evlenme ve boşanma durumunda eşlerin soyadı ile çocuğun soyadına ilişkin kurallar Anayasa, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve AİHM kararı doğrultusunda yeniden düzenlenmesi gereklidir.

TMK.nun 187. maddesinde yapılacak yeni düzenleme

  • 2001 yılında Anayasa’nın 41. maddesinde yapılan değişiklikle kabul edilen ailede “eşler arası eşitliği” öngören hükmüne;
  • 20o4 ve 2010 yıllarında Anayasa’nın “kanun önünde eşitlik” başlığını taşıyan 10. maddesinde yapılan değişikliklerle kabul edilen “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz” hükmüne;
  • Anayasa’nın 12. maddesinde yer alan kişilik haklarının korunmasına ilişkin “herkes kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir” hükmüne;
  • Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan “herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma.. hakkına sahiptir” hükmüne;
  • 2004 yılında yapılan değişiklikle Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasına eklenen “usulüne uygun yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümler esas alınır” hükmüne;
  • Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinin 16. maddesinin 5.fıkrasında yer alan aile adına ilişkin hükmüne;
  • Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. maddesine ve Sözleşme’ye Ek 7 Numaralı Protokol’ün 5. maddesinin “Eşler evlilikte, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesi durumunda, kendi aralarında ve çocukları ile ilişkilerinde medeni haklar ve sorumluluklardan eşit şekilde yararlanırlar” hükmüne uygun olmalıdır. (Moroğlu Nazan, Kadının Soyadı, (yüksek lisans tezi) Beta Yay., İstanbul 1999;

Kadının Kimlik Sorunu, Kadının Soyadı; http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2012-99-1159).

 

TMK 187. Madde Önerim

Eşlerin Soyadı:

“Eşler, her birinin kendi evlilik öncesi soyadını kullanmaya devam etmek istediklerini veya eşlerden hangisinin soyadını ortak aile adı olarak kullanacaklarını evlendirme memuruna yapacakları yazılı bildirim ile seçebilirler. Aile adı kendi soyadı seçilmeyen eş, önceki soyadını aile adı önünde kullanabilir. Evlenme öncesi iki soyadı taşıyan eş, aile adı olarak yalnız bir soyadını verebilir veya eşinin soyadının önünde kullanabilir.”

Madde Gerekçesi:

Maddede yapılan yeni düzenlemeye göre eşler, her biri sadece kendi evlilik öncesi soyadını taşımaya devam etme hakkına sahip olacaktır. Bu hakkı kullanmak istemeyen eşlere evlenirken aile adı olarak eşlerden birinin soyadının seçilme hakkı verilmesi de, toplumsal yaşamda tanındığı soyadını evlenince de kullanmaya devam etmesi açısından eşlerin eşit haklara sahip olmaları ilkesine uygun düşecektir. Soyadı aile adı seçilmeyen eş kendi soyadını aile adı önünde kullanabilecektir.

Günümüzde özellikle iktidarın söylemlerinde Medeni Kanunun LAİK hukukun simgesi olma niteliğinin ve hukuk birliğini sağlama işlevinin yok sayıldığı görülmektedir.

Cumhuriyetimizin 100. Yılında bu geri adımlar karşısında laik demokratik hukuk devleti olan Cumhuriyetimizi savunan herkesin ve özellikle kadınların Medeni Kanunumuza sahip çıkacağına inanıyorum.

Önceki İçerikKadının Soyadı 187.md Yeni Düzenleme Önerisi
Sonraki İçerikNazan Moroğlu 2024 Mart Bülteni